HELVACI DAYI
İşte dükkan, işte helva... Kime satacaksan sat be Allah´ım..
Tarih: 13.8.2018 10:56:18 / 1084okunma / 2yorum
EROL ERKEN

HATIRDA   KALANLAR.....

 

                                                               İşte  dükkan,   işte helva

                                                               Kime satacaksan sat be Allah´ım...

 

 

            Gün olmuş, devran dönmüş, eskiden yaşayanlar bir bir unutulmuş, eli kalem tutanlar memleket ahalisini yazmamış. Varalım, hikâye edelim deriz, Gölpazarı´mızın adı söylenenlerini. Dilerseniz siz " bir varmış, bir yokmuş , evvel zaman içinde " diye başlayın söze.

             Çakır Mehmet davulunu omzuna asıp, Ramazan sahurlarında mani düzmeye çıktığında ev kapılarını tek tek çalar (O zaman bizim Gölpazarı´mız kaç hane ola ki) her hanenin sahibinin bahşişine göre de mani düzen bir garip adam… Kilot pantolon giyer, üstüne yelek, kışın pek soğuk günlerini saymazsak ceket istemeyen, Ramazan davulcusu, sair günlerin tellalı…

 Büyük ağabeyim özenmiş çocukluğunda, Çakır Dayı´nınki gibi kilot pantolon isterim demiş babama. Pantolon dikilip geldiğinde Çakır Dayı´nınki gibi olmadı deyip ağlamaya durmuş. Nedeni, pantolon paçasındaki düğmeler kopuk olmalı ve de biraz yırtılmalı sağından solundan. Düzgün olursa hiç kıymeti yok.

 

“Davulumun ipi kaytan,

 Sırtımda kalmadı mintan,

 A benim Süleyman Beyim,

 Acele keseye davran.”

 Manisi,  bizim , kayada , Çakır Dayıyı beklediğimiz günlerin hatırasıdır.

Telalık deyince tellal Halil Amca´yı saymadan olamaz. Tellal Halil sonralardan fotoğraf çekmeye soyunduydu da tellallığı unutuldu gitti.

 

Şimdi ki Atatürk Heykeli´nin olduğu meydana,  gelir, şimdilerde Osmanlı duyurucularının köylere gelip asker çağırmalarından hatırladığımız tellallık , bizim orada yapılırdı.

     Duyduk, duymadık demeyin, diye başlayan Belediye ve Kaymakamlık ilanları ahaliye duyrulur, tellâliye ücreti bir tamam edilip imzası alınıp ödenirdi.

     

Çamlıbahçede çekilirdi resimler. Taşhan´ın duvarına çakılı, Fatma Teyze´nin göz nuru, el emeği ile siyah beze işlenmiş “GÖLPAZARI YADİKARI” yazısının önüne sıralanılır, büyükler tahta sandalyede, çocuklar kucakta hatıra resimleri çekerdi Tellal Halil Amcamız.

 Bizim de, benim altı aylık kadar olduğum zamandan böyle bir “Yadikar” resmim hala duruyor.

 Dedemizden miras çarıkçı olduğumuzdan, ayakkabı tamircileri hep ilgimizi çekerdi. Çok yer değiştirdi de yerlerini anlatsam çoğu insan çıkaramayacak nerede olduklarını.

 Lastik ayakkabı pek yaygın olmadığından Bozüyük yemenisi, Bursa kunduraları, Kabaralı rugan gelin iskarpinlerine biz yetişemedik ama bu dediklerimi onaran pek çok ayakkabı tamircisi vardı.

  Bir adı da “Yamacı” idi bu esnaf taifesinin. Yamacı Asım, Kör Ahmet, Yağlı İbram en namlıları. Hele hele Kör Ahmet… İki insanın zor sığdığı kulübede sabahtan akşama el yordamıyla bulduğu yırtık yere yama yapar, yüzünde hiç eksilmeyen gülümsemeyle dört boğaza ekmek çıkarırdı. Kasabanın en sonundaydı evleri. Çocuklar Refik Halit´in anlattığı hikâyede ağzına çivi doldurup tamir eden ayakkabı tamircisine Bağdat´ta hayretle baktıklarını anlattığı gibi gözleri görmeyen birinin maharetle yaptığı tamiratı inanılmaz bir hayretle seyrederlerdi.

 

İbram´ın yağlılığı nereden çıktı diyeceksiniz şimdi. Yağlı İbram bizim kayadaki evimize çıkarken yol ayrımında bahçeli bir evde otururdu.

 Evi köşe başında olduğundan Belediye tam bahçesinin giriş kapısı yanına fener koymuştu yolu aydınlatsın diye. Cam bir muhafaza içinde beş numara bir lamba ki ancak dibini aydınlatır, nerde kaldı yolu aydınlatsın.

Belediye amelesi Samıt (dilsiz olduğundan namı böyleydi) sabahları bütün sokakları bir bir dolaşır islenen lamba camlarını siler, gazlarını doldurur, fitillerini keser geceye hazırlardı. Yağlı İbram çok yalan söylermiş de, çok mübalağa edermiş de namı böyle kalmış derlerdi eskiler. Günahı söyleyenin boynuna.

 Tüfekçi Salih Usta´yı pek bilen kalmadı da Allah rahmet etsin Oğlu Abit ağabey de unutulanlar listesine girdi bu günlerde.

 Abit ağabeyle yolda karşılaştık. Yaş farkına varmadan aynı kahveye gidiyoruz. Kahvenin mumla değil beş yüz vat ampülle bile bulunmadığı hatta kahveciye tabanca zoruyla bile kahve yaptırılamadığı günler bu anlattığım. Yemen´den, Brezilya´dan kahve gelmez olmuş ki yeni nesil neredeyse kahve denen nesneyi unuta.

 Oturduk, masaya gelen kahveci Osman´ın Alaattin´in eline cebinden çıkardığı gazete kâğıdından yapılmış külahı tutuşturdu Abit ağabey.

       -Bize iki orta yap yiğenim.

Ben her zamanki kullandığım tabirle;

      -Ne gerek var abi dedim, siz bana çay yapın.

     -Bu kahve tiryakiliği bir rezillik ki yiğenim derdini çekmeyen bilemez, diye başladı anlatmaya.

         

-Rahmetli babam bir gün karşısına aldı beni. Yaşım on beş mi desem on altı mı desem öyle bir zaman. Babamın tüfek, demir aleti tamirci dükkânı duruyor anlattığımda. Askeriye tüfekçisi babam. Öyle demirci yanında yetişmiş örse çekiç sallayan tamirci takımından değil. Ağzından cigarası düşmezdi ya o gün cigarasız anlattı bu dediklerimi.

        -Oğlum, dedi. Her baba evladına nasihat eder günü gelip aklının el verdiğini anlayınca. Cigara içme der, içki içme der, kumar oynama, kötü kadınlara gitme, vesaire vesaire…

      Gönlü ister ki mazbut, mutedil, aklı başında yetişsin bu benim oğlum. Babasının namını yürütsün ve de arkamızdan sövdürmesin. Ben bunların hiç birini demeyeceğim sana.

       İçki iç, kumar oyna, ne halt edersen et. Lakin senden bir dileğim var sakın ola kahve tiryakisi olma be oğlum. Ben bu tiryakiliğin çok kahrını çektim. Ocakta iki cezve sabahtan akşama kadar içtiğim yetmezmiş gibi gece de cezveleri ocakta bırakırım da ananın yanından kalkıp gecenin bir yarısı kalkıp kahve içeyim diye. Baba vasiyetidir diye tutarsan ne ala, yok tutmazsan zahmetini iki eşek yükü yapsan çekemezsin.

 

           Helvacılık pek revaçtaymış çocukluğumuzda. Çocukluğumuzda diyorum, Taşhan´ın biraz ilerisinde Helvacı Ömer´in dükkânına gittiğimizi, beş kuruş verip beyaz yağlı kâğıdın üstüne koyduğu köpük helvayı yolda giderken yaladığımızı, diğer çocuklara da “cancık” yaptığımızı hatırladığımdan.

 Helvacı Dayı, ismini çok kimsenin bilmediği, şimdilerde  eski  sağlık ocağının karşısında iki katlı ahşap evinin alt katında icra-i sanat eden ufak tefek yaşlı bir pir-i fani…

           Tabii bizler yaşlılığını hatırladığımızdan böyle anlatıyorum. “Biz senin gençliğini de biliriz” lafı pek moda değildi o zamanlar. Hanımı Kaniye Hanımla evlerinin cumbalı üst katında biri bir pencerede, diğeri bir pencerede otururken görmüştük hanımla evlendiğimiz yıl. Seneler geçti, aynı pencerede altmış yaşımızda biz de oturup yolu seyrederken anlamıştım dünyanın döndüğünü.

        İkinci Cihan Harbi´nin ekmeğin karneye bağlandığı günler ... Köylerde, kasabalarda pek hissedilmemiş ama buğdayın kilesinin kırk liraya yükselmesi lokmaları sayılır hala getirmiş. Köylümüz pazara gelirken ekmeğini mendiline sarar, öğle yemeğini helvacıların birinde yaz ise yaz helvası, kış ise tahin helvasıyla yapar olmuş. 

              İzmir´in " kırk ikindi yağmurları" meşhursa  bizim Gölpazarı´mızın da Salı ve Panayır yağmurları meşhurdur. Pazartesi günü gelin mendili kadar bulut olmayan gökyüzü, Salı sabahı siyahlıktan görünmez olur da yağmur suyundan sokaklar geçilmez olur.

 Devir, eşekle, öküzle pazara gelinen günler olduğundan ve de asfaltın stabilizenin bizin lügatlerimize girmediğinden gariban köylümüz pazarlara gelemez olmuş. İşte bu salıların birinde caddenin bir boyundan bir boyuna kurşun atsan bir âdeme rastlamayacak zamanda , helva tenekelerini bir bir çıkarmış dükkânın önüne Helvacı Dayı, asker misali bir güzel dizmiş.

        - Ey benim güzel Allah´ım demiş, helvaları bir güzel yaptım, çöğenini bol kattım, yiyenler ömrüme dua etsin dedim de yağmuru öyle yağdırdın ki köylü milletimiz değil pazara gelmek evden eve gidemez oldu. İşte dükkân, işte helva, kime satacaksan sat be Allah´ım. 

Anahtar Kelimeler: HELVACI, DAYI
Okuyucu Yorumları (2 yorum)
Adınız Soyadınız *
E-Posta *
 
Telefon
Güvenlik *
Yenile
 
Yorumunuz *
Ergün Özmen
13.8.2018 11:32:05
Yine çok güzel bir yazı. Severek, zevkle, bir çırpıda okuyuverdim cep telefonumdan kimselere okutmadan... Ben de ayakkabı tamirciliği yaptım Yenipazar´da yıllarca. Avuç dolusu mıhları ağzıma her atışımda "Çiviler ağzına batmaz mı senin?" diyen öyküdeki Yetim Hasan gelirdi aklıma. Anılarımı canlandırdınız. Teşekkür ederim. Ben de zaman zaman boya, cila ve yapıştırıcı gibi ayakkabı tamir malzemelerini Gölpazarı´ndan Çarıkçı Hasan´dan alırdım...
semra dülger baysal
13.8.2018 15:05:49
bayram gelirde ayakkabımız tamiri yapılmıs sa hele boyanıp cilası varsa deymeyin keyfime .fakirlik işte ne yaparsın.yazınız bir harikaydı okurken resmen nefesimi tutarak okudum çooookkk gerilere gittim .imkan olsa oadada kalırdım gelmezdim şimdiki zamana herşeyin bol oldugu dostlugun az oldugu zaman .sevgiler.
Yazarın Diğer Yazıları
KIRKA´DAN YENİPAZAR´A- 4 (16 Eylül 2018 - Pazar)
Bir Öğretmenin Anıları - Hatırda Kalanlar... (23 Ağustos 2018 - Perşembe)
KIRKA´DAN YENİPAZAR´A 3 "Seferberlik" (30 Temmuz 2018 - Pazartesi)
KURUYAN GÖL (24 Temmuz 2018 - Salı)
KIRKA´DAN YENİPAZAR´A- 2 (16 Temmuz 2018 - Pazartesi)
HATIRDA KALANLAR (09 Temmuz 2018 - Pazartesi)
KIRKA´DAN YENİPAZAR´A (02 Temmuz 2018 - Pazartesi)
Sayfa:
DOLAR
6.2671
EURO
7.3794
Başlangıç Tarihi
Bitiş Tarihi
Bilecik için namaz vakitleri
İmsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsi
06:28 08:13 13:12 15:35 17:53 19:25
Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar
Adem suretinde olan herkes adem değildir?

Hacı Bektaşı Veli
FOTO GALERİ
VİDEO GALERİ