EROL ERKEN


PAŞA AGA


PAŞA AGA


Bir mübadil hikâyesi.....

Muhacirler kaybedilmiş topraklarımızın aziz hatıralarıdır.

Mustafa Kemal ATATÜRK


BİLİYORUM....OKUYUCU BU UZUN YAZILARI OKUMAKTAN SIKILIP YARI BIRAKACAK BELKİ DE. AMA BU BENİM DEDEMİN HİKÂYESİ... BÜYÜKLERİMİZDEN DİNLEDİĞİM, MÜBADİL HİKÂYESİ... BİZDEN SONRA GELECEK KUŞAKLARA HATIRA BIRAKMAK İSTEDİM. VACİP OLDUĞU İÇİN, TAKDİR BEKLEMEK İÇİN DEĞİL...

 

 


ÇALIN DAVULLARI ÇAYDAN AŞAĞIYA

...

 

1876 yılında Osmanlı tahtına çıkan Sultan Abdülhamit hemen sekiz ay sonra 93 harbi diye anılan Rus harbini kapısında buluverdi. Bu, belkide 1912 yılında Balkan savaşı sonrası Rumeli´deki toprakların neredeyse tamamının kaybolma hikâyesinin başlangıcı gibiydi.

Osmanlı´nın Trakya´yı fethinden sonra bu topraklara ilk yerleşenler Karesi ( Balıkesir ) ile Kaz dağları arasından Çanakkale boğazını geçen bir Türkmen gurubu oldu.

Vardar Yenice´si Teselya ve Güney Yunanistan ´a ayrılan noktada kuruldu. Bu yöreye 1385 de Sultan 1. Murat ve 1393 de Sultan Beyazıd , Saruhan ( Manisa ) bölgesinden gelen yörükleri yerleştirdi.

Vodina Gazi Evrenos Bey tarafından fethedildi. Neşri yazdığı tarihinde bu fethin 1391 yılından sonra olduğunu anlatır. Oruç Bey, ve Aşıkpaşazade değişik tarihler zikreder. Genel kanaat 1386-1387 kışı olarak uygun bulunmuştur.

Anlatacağımız hikâye işte bu Vodina bölgesinde, Karacaova´da, Gabrişte köyünde doğup yaşayan Paşa Aganın hikâyesidir.

Süleyman ile Havva´nın ilk çocuklarıdır Paşa Aga. 1885 yılının sıcak bir Temmuz günü gözlerini açtı dünyaya. Mısır´ın İngiliz´ler, Doğu Rumeli´nin Bulgar´lar tarafından ilhakından habersiz sardılar beyaz bir kundağa....

Karacaova yılda en az iki mahsül alınan, babamın tabiriyle dağların parmak gibi göründüğü, dedemin tabiriyle Anadolu´da Adana, Rumeli´de Vodina ikliminde münbit bir ova...Rençberlik yapılmakta...Süleyman dedenin beş çocuğu daha doğacak mübadil olmadan. Beşi erkek, biri kız, altı çocuk. Çoşkun bir dere akıyor köyün ortasından. Sonraları Aga Mustafa´nın yetiştiği zamanda " balığı çuvalla avladığı " , İstiklâl savaşında köy ahalisinin falakaya yatırılıp dövüldükten sonra bir Yunan askerinin ayakları şişmesin diye sırtlarına binip yürüttükleri bir dere..

"Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür " lâfını söyleyen bizim için söylese gerektir. Rahmetli dedem gençlik hikâyelerini pek çok anlattı ya hafıza da ara ki bulasın...Kırıntısı kalmamış, öylesine karanlık....

Biz şimdi oraları atlayıp gelelim 1908 yılına...Birincisi pek işe yaramadı, bir de ikincisini deneyelim dedikleri ikinci Meşrutiyet´in ilânıdır 1908 yılı, ve de Paşa Aganın Zeliha Annemizle evlendiği yıldır.

Köy meydanında davullar eşliğinde " Donuranki, Donuranki, kuşki Karamanki " pesnasıyla hora tepilirken , Mahmut Efendinin talebelerinden Mollayka teyzenin oğlu Mehmet´in başını çektiği bir gurup çocuk İttihat Terakkinin meşhur sloganı " Hürriyet, Adalet, Müsavat, Uhuvvet " i marş şekline getirip avazları çıktığınca sokak aralarında haykırmaktalar...Velhasıl 1908 meşrutiyeti ve de Paşa Aganın düğünü bir arada kutlanmış oluyordu.

1909 yılı yine sancılı başladı. İstanbul ´da 31-Mart ayaklanması özellikle Rumeli´de büyük bir yankı ile karşılandı. Yeni evli Paşa Agaya şans güldü bu defa. Süvarilerin Salih´i 3. Ordu´yla İstanbul ´a uğurladılar dualarla köy ahalisi. Paşa Aga sonradan dünür olacağı Salih´i yolcu etti arkasından el sallayarak..

Paşa Aganın ailesi Molagoşlar" diye anılmakta... Anadolu ´da olduğu gibi Rumeli´de de kelimeleri kısaltarak söylemek alışkanlığı var. Uzun uzun söyleyip dili aşındırmaktan kurtarmak adına yapılıyor bu kısaltmalar.

Ailenin asıl adı. " Molla Aguşlar ". Aguş dedenin kim olduğu, hangi medreseden icazet alıp molla olduğu bilinmiyor. Ailede eli kalem tutan, mürekkep yalamış ahali bulunmadığından soy ağacı kavramı girmemiş lügatlere. Herkes bu günü yaşamakta. Süleyman dede neden sonra ailenin adını yaşatma uğruna oğlu Osman´ı pek işe koşmayıp - bir molla da bizden olsun- diyerek medrese talebesi yapacak daha sonraları...

Balkan harbi 1912 de başlayınca büyük bir felaket çöküyor Rumeli´nin üstüne. Gabrişte köyü üç defa el değiştiriyor. Balkan devletlerinden Bulgar´lar, Sırp´lar, Yunan´lılar askerlerini gezdiriyorlar uzun süre köy meydanında.

Ve.......18- Ekim- 1912 de Vodina Yunan Ordusu tarafından işgal ediliyor..525 yıl Osmanlı´ nın hükümran olduğu topraklarda yabancı azınlık, birer Müslüman-Türk olarak yaşayacaklardır on iki yıl Anadolu´ dan gelenler bundan böyle...

Vodina´nın işgal acıları yaşanırken bir sevinçli haber geliyor Süleyman dedeye . Paşa Aganın bir oğlu doğuyor biraz geç olsa da . Süleyman dedenin ilk torunu ... Dede , torunu kucağına alıp Kulağına ezanı okuyunca paşa Agaya soruyor ;

- Adını ne koyalım bre Paşa oğlum ?.

- Adı Süleyman olsun . İlk oğulda babanın adını yaşatmak adettendir . Sağlıklı olsun , senin gibi mütedeyyin bir müslüman oğul olsun inşaallah .

Günler gelip geçmekte ... Köy yerinde Yunan idaresinin ağırlığı henüz hissedilmiyor . Yıllardır bir arada yaşayan insanlar henüz idarenin değişmesinde etkilenmedi .

Rençberlik işine devam ... Pek gözü yok Paşa Aganın toprak işlerinde . Gözü ticareti kesiyor ya babadan izin almak gerek . Bu işte ehil olduğunu ispat gerek .

Ovada en çok yetişen ürünlerden birisi ve de en önemlisi biber ... Kurutup çekilen , acısı , tatlısı sıcak iklimlerin olmazsa olmazı . Vodina pazarından başlıyor biber ticaretine . Sonraları Selanik´e kadar gidip gelmeler ... Kuşağa sarılan sarı liralar gün geçtikçe çoğalmakta ve de Süleyman dedenin aferinleri iştahını arttırmakta Paşa Aganın.

Haberi Süvarilerin Mahmut Beyi getiriyor. İzmir Yunan´lılar tarafından işgal edilmiş . 15 - Mayıs - 1919 ... Ayağı taşa takılıp düşen küçük Süleyman´ın göz yaşlarına eşlik ediyor ev halkının göz yaşları . Bundan böyle Nasıl yaşanacak artık gurbet sayılacak Rumeli topraklarında . Rumlar ve Türk´ler Nasıl selam verecekler sabah kalktıklarında birbirlerine. Tarlayı sürerken yanında hora tepenlere Nasıl alkış tutacaklar ?...

Yunan Ordu´su Marmara´nın, Ege´nin içlerine doğru işgali sürdürürken Paşa Aga ihtiyat askerliğine çağrılıyor bir akşam üstü . Atina´ya gidilecek ve de geri hizmette kullanılacak Türk tebası .

Yıl 1965 ... Paşa Aga nın torunu askere gidecek izmire iki gün sonra . Amcaları veda yemeğine çağırdılar bütün aileyi . Kaya´da , bahçe içindeki büyük amcanın evinin salonunda mükellef bir masa hazırlamış iki elti ... Baş köşede Paşa Aga ve ikinci hanımı Hikmet hanım ...

Yemeğin sonunda yarı Türkçe yarı Makedonca dua ediyor Paşa Aga .

-İki nasihat var benden sana, diye başlıyor;

-Birincisi, askerde zinhar yalan söylemeyeceksin. Her söylediğin Elif gibi dosdoğru olacak. Bu, hem dinimizin, hem örfümüzün baş şartıdır, ve de emridir. İkincisi nerede bir garip, bir fukara görürsen karnını doyuracaksın. Ben Atina´ya askere giderken babamın izniyle kazandığım sarı liraları kuşağıma ayrı ayrı diktirmiş, ve de garip gurabayı doyurmakta kullanmıştım.

-İnşaat, yemekhane işleri , getir, götür geri hizmeti yapmaktayız Atina garnizonunda. Ve bir kış günü hastalık yapışıverdi yakamıza. Asker hastanesine yatırdılar. Kaç gün kendimi bilmeden , gözümü açmadan yattım, bilmiyorum. Kendime geldiğimde başımdaki doktor;

-Haydi yırttın bre Türko, dedi. Yoksa garipler mezarlığında yer ayırmıştık sana.

Kalktım, koridora çıktım, uyuşan bacaklarımı açmak için yürüdüm beş, on adım. Kapısı açık bir odada yatan adama gözüm ilişti. Yalnızdı, giyimi bize benziyordu. Kapı eşiğinden selam verdim ;

- Selamün Aleyküm, Türksünüz galiba ?.

Makedonca konuştuğumdan yalnız Selamün Aleyküm sözünü anlamıştı. O sırada yemek getiren hasta bakıcı girdi aramıza.

- Makedonca bilmiyor bu Türk , dedi . Kim olduğunu biliyor musun?.

- Hayır, dedim . Nereden bileceğim ?.

- Bu adam meşhur Çerkez Ethem beydir. Artık bizden biri olmuştur . Bize iltihak etmiştir . Size tercümanlık yapayım istersen .

- Tabii , dedim . Niye gelmiş buralara ?.

Sordu . Çok şey anlattı ya , tam çeviremediğinden anlayamadım neler anlattığını yalnız şu cümlesini unutmadın.

" Belki çok hatalarım oldu mutlaka , ama asla vatan haini olmadım ."

Artık bu işe yaramaz dediler ve de tebdil -i hava yerine terhis ettiler askerlikten .

Diğer yıllar dan farklı olarak 1921 yılı biraz daha sancılı geçiyordu. Yunan Ordu´sunun Sakarya da yenilmesi Türk´ler e olan düşmanlığı arttırmıştı .

Ve , o meşum gün ... Elli den fazla asker kuşattı köyü . Kadınların , çocukların feryatları arasında erkekleri toplayıp caminin içine koydular ahaliyi. İki askerin tuttuğu falakaya yatırılanlar ayaklarına vurulan sopanın acısına dayanmaya çalışıyordu . Dövülen dışarıya çıkarılıyor, bir asker sırtına binip bir müddet Dere´nin içinde yürütülüyordu maksat acıyı azaltmak , ayakların şişmesine engel olmaktı. Dere´den çıkanların arkasına bir tekme vurup evlerine gönderiliyordu .

Bu badireden Paşa Aga düz taban olarak çıktı . Otuz gün kesilen oğlak ve kuzu

derileri kullanıldı acıları dindirmek için .

Mustafa Kemal´in telgrafı kurtardı ahalinin yarısını falakadan.

" Soydaşlarımıza yapılan zulmü haber almış bulunuyorum. Eğer bunda ısrar ederseniz memleketimizde bulunan Rumları sorgusuz sualsiz kurşuna dizeceğimi bildiriyorum. Karar sizindir. "

9-Eylül -1922... Deniz´e düşenlerin boğulduğu, gemilere ulaşanların kaçıp kurtulduğu bir bozgun oldu Yunan Ordu´suna. Sevinci herkes evinde yaşadı, dışarıya yansıtmadan. Komşular artık selamlaşmıyor,karşılaştıklarında başlarını eyip göz göze gelmekten sakınarak yürüyüp gidiyorlardı. Düşmanlık yoktu ama dostluk da kalmamıştı iki tebaada.

Lozan zafer mi,hezimet mi tartışması yapıldı iki ayrı düşünce arasında. Kararı tarih veriyor da anlaşmanın sevinci yaşandı Rumeli topraklarında 1 mayıs - 1923 gününden itibaren Anadolu´daki 1.200.000 Rum, Rumeli´deki 500.000 Türk- Müslüman vatanlarına kavuşacaktı bundan böyle

İlk önce Anadolu´dan Rumlar geldi köye. Evleri ikiye bölüp yerleştirdiler bu yeni gelenleri. İskân memurları Süleyman dedenin tarlalarını gösterip artık siz ekip biçeceksiniz,dediler. Bilecik-Küplüden gelen muhacirlere;

-Süleyman, diyordu eve yerleşen Yunanlı. Küplü deresi altın deresi ....gittiğinizde siz de bizim evimize yerleşin. İki katlıdır bizim evimiz.Yazın böcek bakarız,üst katı böcekliktir.Her yer bahçedir, her yer yemişliktir.sizde gidin bizim evimize.

İçten gelerek söylüyordu bu sözleri yıllardır yaşadığı topraklardan koparılıp işte burası sizin memleketiniz-deyip oturttukları yeri benimsemeyen birinin samimi sözleriydi bunlar.

Ve .......... ( bu üç noktayı çok kullanıyorum. Durup düşünesiniz diye.) bir sabah namazı sonrası ılık bir sonbahar sabahı birkaç parça eşya ile on beş nüfus Karaferye istasyonuna gitmek için vedalaşıyorlar yeni gelen Rumlarla.

Tren Selanik istasyonunda duruyor. İstasyon binasının yanında hırpani kılıklı bir adam Fitnat ile Mehmed´in hüzünlü türküsünü söylemektedir gelen gidene;

 


ÇALIN DAVULLARI ÇAYDAN AŞAĞIYA

MEZARIMI KAZIN BELDEN AŞAĞIYA

SUYUNUDA DÖKÜN BOYDAN AŞAĞI

 

AMAN ÖLÜM, ZALIM ÖLÜM,ÜÇ GÜN ARA VER

AL BAŞIMDAN BU SEVDAYI GÖTÜR YARE VER.


DEVAM EDEDECEK........

 /resimler/2019-9/16/0933032688215.jpg

/resimler/2019-9/16/0933272376177.jpg



Hasan AKGÜL
17.09.2019 14:13:57
Kaleminize yüreğinize sağlık Erol Ağabey teşekkürler Allah Bir daha böyle acılar yaşatmasın